Peyami SAFA – Büyük Avrupa Anketi – İşte Paris

Peyami SAFA Edebi Kişiliği ve Peyami SAFA Eserleri

Tren, yönünü değiştirdikçe vagonun penceresinden, az önce ufku boydan boya kızılcık rengine boyamış, uzak ve saydam bir aydınlıktan Oluşmuş görünen Paris, yaklaşacağı yerde, karanlığın içine timsah gibi süzülerek yana doğru kaçıyor, yeniden görünüp kayboluyor. Işıkları hep birden yanıp sönüyormuş gibi ansızın parlıyor ve kabarıyor, ufkun önünde eğilip kalkarak yaptığı cehennemsi ve yılan gibi alev dansının şeytanca yosmalığıyla biz tutkunlarını büsbütün sarsan cilvesini sürdürüyordu.

Banliyo yoluna çoktan girdiğimiz hâlde Paris’e daha yirmi dakika var. Bu kışa sürenin beni bütün yolculuğumdan çok yoracağını düşünerek pencerenin Önünden ayrılmak İstiyorum. Ama parıltısı arada bir cama değerek içimi yeniden alan Paris, beni kararımdan caydırdıktan sonra yine kaçıyor!

On beş yaşımdan beri benim İç yaşantımın önemli bir bölümü geçti Bir kez bile ayağımı atmadığım bu kentin kıyısını bucağını bile az çok bilirim. Hayalen onun içinde çok yaşadım Fakir ve daha beteri arkasız bir ha k çocuğu olmanın belası ile kırıp sararak ve borçlanarak bu geziyi yapıncaya dek büyük Avrupa Okulunun eşiğine adımımı atmadığım hâlde, kitap dedikleri ucuz ve soylu kılavuzun aracılığıyla onun kürsülerine gücüm ölçüsünde yaklaşmayı biraz başarmıştım.

Düşüncelerimin bütün akıntılarına dalıp çıktım. Bir süre Paris’in içinde büyümüş kör bir adamın başarılı bir ameliyattan sonra, gözleri açılmadan beş dakika önceki nefes tıkayıcı merakını duymam gerek. Gözlerim açılınca da şimdiden göz kapaklarımın üstünde hafif parıltılarını sezdiğim bir ışık, renk ve görünüş dünyasının sel baskını altında birdenbire yeniden kör olmaktan korkmalıyım. Ama bu heyecanı duymuyorum. Dahası, tersine benzeyen korkum var. Gözleri ameliyatla açıldıktan sonra karanlık düşlerindeki belirsiz evrenden daha net ve bayağ bir dünya gördüğü için gözlerini yeniden sımsıkı yuman körün çaresiz ve şifasız tiksinmesine düşmekten ürküyorum.

Bu korku, beni pencerenin önünden çekebildi. Paris’e yaklaşıyorduk. Haydi valizlerimizin başına Tren durdu. “Paris! Paris!” diye haykırışlar bekliyorum. Kimlerden? Bilir miyim? Paris’e gelen her adamın ağzında bu çığlığı arıyorum Hâlbuki tren, batak bir dere kenarında kömürü biterek durmuş gibi Paris’e vardığının farkında olmamış görünerek hiçbir işaret vermedi. Yolcularda heyecana ve telaşa benzer bir davranış yok. Gerçeğin, bütün düşleri kökünden Paris biçen öldürücü sadeliği ve her şaşılacak şeyi acıklı aslına döndüren olağanlığı içinde hamallara İş buyuran Nadir Nadi’nin peşinden gara İndim Andım vardı. Bavulları bir otele attıktan sonra ellerimi arkaya koyarak Paris denilen ve kendimi onursal hemşehrİsİ gördüğüm evrenin İçine bir dalmak ve sabaha değin dolaşmak Porte-Maillot’ta (Port Mayo), Boulogne (Bubyn) ormanının karşısında, meydandaki lunaparkın Işıklarıyla parıl parıl aydınlanmış bir otel odasına girmemizle çıkmamız bir oldu.

Tam gece yarısı Avenue de la Grande Armğe’den (Avenü dö la Grand Arme) geçiyoruz. Türkçesi: Büyük Ordu Caddesi. Biraz daha sessiz, loş ve tenha. Ama geniş, çok geniş. Bir Avrupa kenti görmem[ş olanlara bu genişliği bizim ölçümüzle tanımlamak zordur. Kabataslak bir deneyelim: Sağda, ortada ve solda her biri Beyoğlu Caddesi’nden daha geniş üç yaya kaldırımı. Aralarında biraz
daha geniş iki araba yolu. İçine yan yana en aşağı altı Galatasaray Caddesi alan bir cadde. İki yanda bizim Vakıf Hanı’na, Büyük Postane’ye tepeden bakan bir sıra, girintisiz çıkıntısız, koskocaman yüzlerce yapı. Hiçbir kıvrımı ve dönemeci Olmadığı hâlde bu uzun caddenin sonunu gözle kestirmek olası değil. Pariste az farklarla “avenue” bu demektir.

İçinden bizim Beyazıt meydanı rahatça geçer. Hele Taksim Meydanı’nı geniş bir arabaya oturtsanız bu “avenue’lerin tek yolu içinden geçirebilirsiniz. Bir de meydan nedir, onu görelim: Etoile (Etua ) ve Concorde (Konkord); hele bu ikincisi, bir kırda arkaüstü yattığınız vakit gözlerinizin alabildiği gökyüzü uzaklığını olduğu gibi yere indirmİştİr. Demin tanımladığım “avenue” lerden on beş, yirmi tanesi bu meydanların üstüne açılır ve Paris’te buna yakın büyüklükte sayıya dikkat ediniz yüzlerce meydan vardır.

Fakat biz şimdi ik Etoile’den, zamanında Ahmet Mithat Efendi’nin çeviri romanlarında ‘Konkordiya” olarak adı geçmeye başlayan meydana gitmek için Şanzelize Caddesi’nden geçelim Bana Paris’in bazı yanlarını karış karış Öğreten, İlk gençlik rehberim Guy de Maupaşsant (Gİ dö Mopaşan), yine tüm ezberimde Olan “Yalnızlık” adındaki harikulade düz yazışına şöyle başlar: “Erkekler arasında bir akşam yemeğinden sonrayd Çok neşelenmiştik Onlardan biri, bir eski dost bana dedi ki: ‘Şanzelize Caddesi’ni yayan olarak çıkmak ister misin?’ Ve işte, yaprakları yeni açmış ağaçlar altındaki büyük gezinti yolunda yürümeye başladık Parisfin karışık ve sürekli uğultusundan başka, ortalıkta çıt yok. Yüzümüzden taze bir rüzgâr geçiyor ve yıldız kümeleri, gökyüzüne altın pudralar ekiyordu.

Öyle mi? Hayır! Bu 19. yüzyılın Şanzelize’sidir. Dahası, büyük savaşa yakın bir zamana değin, resimde yalnız orta yolunu gördüğünüz bu caddenin kenar kaldırımları üstünde bugünkü görkemli kahveler ve mağazalar yokmuş. Elbet çıt da yok-muş ve bugün orasını yüksek yapıların üstünden, ortasından, altındaki -bizim bütün Tokatlıyan Oteli yüksekliğinde mağazalardan, yoldaki lambalardan, projektörlerden fışkırarak geceleyin açık denizlerdeki güneş aydınlığına boğan Işık tufanları da yokmuş.

Parisi dolduran yüz binden fazla özel otomobil ve taksiler de yokmuş Ben, kendime PariMn kartpostal görünüşlerine karşı hiçbir panorama şaşkınlığı adamamış olduğum hâlde geceleyin bu kentin içinde bütün olanak ölçülerimizi aşacak biçimde bizi derinlerine çeken bu genişlik ve aydınlık izlenimleri karşısında cidden şaşırdım. Bu genişliğin, gökyüzündeki mesafe sonsuzluğundan ürken Pascal’ın (Paskal) beynindeki genişlikle ve bu aydınlığın Fransız düşüncesine kimlik veren üslup ve anlatım aydınlığıyla bir İlgisi olduğunu hemen sezdim.

Beni Avrupa’nın her kentinde karşılayan ve karşılayacak olan bu genişlik ve bu aydınlık, her şeyden Önce, büyük inşan zekâsının iç boyutlarını anlatır; şıradan bir görünüş niceliği değil zekânın cinsi ve değeriyle doğrudan doğruya ilgisi olan tam bir uygarlık ölçüsüdür. Pariste ve Avrupa’nın her büyük kentinde kaldırım, mağaza, meydan, cadde, yol, heykel, anıt, her şey Öğretici Metinler maddeyi düşüncenin ve kavrayışın açıklığına, göksel genişliğine bağlayan bir büyüklüktedir ve bu meydanlar, kafaların İçindeki meydanlardır.

Avrupa, büyük ruhların oturmasına yarar biçimde kurulmuştur. Kentlerde yapılar ve anıtlar, dağ başlarıyla yarışmak isteyen mimarların her adım başına diktikleri yapıtlardır. Bu yücelik tutkusu yalnız iki üç tapınağa özgü kalmamıştır. Orada, işleri ticaretten başka bir şey olmayan şıradan mağazalar da büyük katedrallerin Tanrı’ya yakın Olmak İsteyen çan kuleleriyle bir hizadadır. Yükselmek tutkusu, rahiple tüccarı aynı ateşin şiddeti içine almıştır.

Neden gizleyeyim, içim zehir dolup taşıyor: İnsan olmak onurumu artıran takat ulusumun şaşılacak yeteneğine ve Şu birkaç yıl İçinde yaptığı pek büyük mucize atılımına karşın, yine de içinde bulunduğu ufak ve acılı dünyayı her an düşündüren iki tür heyecan çelişkisi arasında Sıkışarak bir sözcük konuşmadan yürüyorum. İçime ağlamaklar geliyor. Fakat sulamaya dönüşen enerjimi daha sıkı, daha koyu, daha olumlu, yaratıcı güçler hâlinde yurduma taşımak için acımı İçimin arka meydanlarına doğru kovuyorum

Makaleyi okumayı bitirdiğine göre hemen bir yere gitme, bir önceki yazımız olan Reşat Nuri Güntekin Hayatı & Edebi Kişiliği başlıklı makalemizde Reşat Nuri Güntekin, Reşat Nuri Güntekin Edebi Kişiliği ve Reşat Nuri Güntekin Edebiyatı hakkında bilgiler verilmektedir.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

İletişim - RSS - Sitemap - Ping Gönder Pasulya © 2015 Tüm hakları saklıdır. İçeriklerin izinsiz kopyalanması yasaktır.